Saydım, bir sarmaşık iklimi kadar/ sayıkladım; buz bir su yanması… Yanılması bundan dedim göç eden kuşların kuşkuları hep kanat ağırlığınca Saydım, ölü sular döküldü dönmeyeceğim yollardan gidişime, bu yüzden gittiğim hiçbir yerde görmedim, ırmakları yüzünde akan kadınları… Adımlarımın bir birine dolaşması bundan her gelişimde sana, sana ve sandıklarıma
Sende saksısı kırılmış bir çiceğin korkusu Bende şarksı unutulmuş bir notanın ıslığı var
Bildiğim masallar anlatan dilinden öpeceğim bu gece seni, “beni terk etmelisin! ” Bildiğim dokunuşları saklayarak kaçacaksın bir orman uğultusu gibi dinleyeceğim seni… Susacağım dalımdaki baykuş gölgesi sırtımdaki izleri görmek için… Bildiğim kokuları salacak saçların, bak bunu unutma bunu unutma saçların kokusu birkaç erguvanın Bildiğim bakışları unutan gözlerine küçük küçük düşler bırakacağım Bak bu dünya bir su damlası
Bana yaktığın kibriti kırma Hiçbir ağacımın dalı yırtmadı gömleğini…
Sen de gözlerimi acıtan bir şey var biliyor musun? Saçma sus… Kendini bilmek kadar saçma olma Rengine söz bulaşmış senin, ne kadar ışığa tutarsam o kadar yalan oluyorsun Gerçeğin bir tuzak henüz sende bilmiyorsun Bak sana sen boyalı bir atlas vereceğim, iyi sakla kayıp bir deniz günlüğü gibi ki hiçbir dalga henüz boğulmadı sularında Birde soruların olacaktı unutulmuş cevaplar ve yazık sular… Saydım, bir küs kadar uzun sürdü “sus”ların Tuttum bende sözlerimi şimdi okşa yanaklarımı yalnızlığım acıtmak üzere parmak uçlarımı…
Sende “sağ salim” kurtulanlar var Bende bir ateş kes korkusu…
Nasıl yorumlarsan yorumla, her dilde aynı sızıyı hatırlatır yalnızlık, ve evlat acısı kadar koyar insana ‘aşkım’ sözcüğünden ayrılmak!
Öyle bir şiir yazacağım ki sana Aşkı hiç yaşamamışım ki diye haykıracaksın! Hislerinin, eski bir aşkı Bir başkasında aramak değil de Aşkı benden önce hiç tatmadığını Yüreğini yüreğimde bulunca anlayacaksın!